Tesettür Meselesi

Tesettür meselesi son zamanlarda çok konuşulan bir mesele olsa da varlığı da bir o kadar azalmaya yüz tutmuştur. Olaya felsefi açıdan bakacak olursak inanç ve iman meselelerinin hemen hemen tamamında karşımıza çıkan bir sorun bu. Bugün dilimize doladığımız, yaşanmasını istediğimiz, dahası yaşanması gerektiğini bildiğimiz ne kadar dinî mevzu varsa bunlar bizim nazarımızda sadece bir ahkâm kesme aracı haline geldi. Mevlânâ’nın ifadesiyle nasihat eden çok fakat dini yaşayan maalesef yok.

Bizden özellikle 2-3 nesil üsttekiler dinimizin birçok emrini aileden ve çevreden görerek hayatını tanzim ettiği için sağlam bir itikada sahiptiler. Hatta dinle gelenek o kadar iç içe geçmişti ki dinin bize emrettiği bazı fiiler, eylemler ve ifadeler gelenek diye hayatlarına müdahil olmuştu. Tanzimat döneminde başlayan Batı’ya özenti hastalığı genç nesiller vasıtasıyla ailelere zarar vermeye başladı. O zamanın gençleri çevrelerindekileri pek etkileyemeseler bile kendileri aile kurdukları zaman bu anlayış doğrultusunda hareket ettikleri için 2-3 kuşak sonra nesil bozulmaya başladı. Bünyemizde barındırdığımız ve bazı yerleşim bölgelerinde nüfusları bizden daha kalabalık olan gayrimüslim tebaanın da desteklediği bu hareket Osmanlı’nın son zamanlarında giderek hız kazandı. Az önce ifade ettiğimiz gibi dinle geleneğin iç içe geçmesi, sorgulamadan iman eden saf ve temiz kalpli Müslümanların kendilerinde olmasa da çocuklarında ve torunlarında ciddi iman buhranları oluşturdu. Çünkü çevrelerinden dinin emirlerine eleştiri işiten bu gençler ailelerinden dinin emir ve yasaklarındaki hikmetin cevabını tatmin edici şekilde alamamışlardı. Aldıkları cevaplardan ise meselenin gelenek boyutunun ağır bastığını, ki onun da değiştirilebilir davranış biçimleri ihtiva ettiğinden kendi istek ve arzularına göre hareket edebilecekleri kanısına vardılar. Bazıları ise hakikati bilmesine rağmen sırf nefsî hevasına uymak suretiyle bu emirleri çiğnemeye başladı.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte yaşadığımız bu sıkıntılar daha farklı bir boyuta taşınmış oldu. Halkın kendi içerisinde vermiş olduğu mücadeleye devlet seküler yönetim anlayışıyla destek vermeye başladı. Dinî müesseseler kapatıldı, halkın inancıyla buluşması engellendi. Dahası bireysel olarak kendi hanesinde inancını sürdürmek isteyenlere de müdahale edildi. Okullarda geçmiş nesilleri, sahip olduğumuz inançları, devletimizi kuran ecdadımızı ve din büyüklerimizi küçümseyen, onlara hakaret eden ve onların fikir hayatından uzak durulmasını telkin eden bir eğitim verilerek genç dimağlar öğütüldü. Alfabe değişikliği yapılarak, ki bu değişiklik birçok tarihçimizin ve şahsımın da kanaati olarak milletimize yapılan en büyük ihanettir, geçmişiyle, tarihiyle, inancıyla alakası olmayan bilgiler alan çocuklara, ailelerin müdahale etmesi de engellendi. Daha 5-10 sene evvel annesinin, nenesinin başörtüsüne el uzaltıldığı için savaş başlatan babasının, dedesinin bünyesinde barındırdığı ruhu çözemeyen çocuklar maalesef dinine, tarihine, babasına, ecdadına, Peygamberine (sav) ihanet edecek aşamaya geldi.

Cumhuriyet döneminde, Osmanlı’da halkın yaklaşık %60’ını oluşturan gayrimüslim tebaa sınırdışı edilince bizi biz yapan, başkalarından bizi ayırt eden özellikleri bilemez ve kıyas yapamaz hale geldik. Bu nokta esasen mühimdir. Çünkü zihnimiz düşünce eylemini genellikle kıyas yaparak anlar hale gelir. Dini büyüklerinden yaşayarak öğrenen taklidi imana sahip ecdadımız kafasına dinle alâkalı herhangi bir olumsuz, menfi düşünce takılınca karşı tarafa bakıyor ve zihninde onu başkasından ayırt eden özellikleri oturtmuş oluyordu. İşte babasının, dedesinin elinden bu kıyas imkânı da alınan çocuk yalnızca Cumhuriyetin laik öğretmenine itaat eder hale gelmişti.

Bununla alakalı misal isteyene misal de verebiliriz. Mesela ülkemizin 8. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal bir toplantı esnasında kendi ilkokul zamanında yaşadığı bir hadiseyi aktarmıştı. Özal, 1930’lu yıllarda tarih kitaplarında öğretilen şeylerin günümüzle alakası olmadığını ve Abdülhamid Han’la alakalı dedesine okuduğu bir kitaba dedesinin “bunların hepsi yalan, size yanlış şeyler öğretiyorlar” cevabını verdiği ve kendisinin de buna inanmadığını, “Dede, sen mi iyi bileceksin, kitap mı” diyerek küçümsediğini anlatmıştı. O dönemi yaşayanların birçoğu bu ve benzeri hadiseleri yaşamıştı. Yine o dönemin tanıklarından olan aile büyüklerimizden benzeri hadiseleri bende işittim.

Dolayısıyla 4-5 paragrafta kısaca özetlemeye çalıştığım bu mevzunun sonucu olarak aile yapısı çökertildi, bireyselcilik ön plana çıkartıldı, yeni neslin her şeyin en doğrusunu bileceğine dair inanç kendilerine telkin edildi, iman meseleleri gereksiz görüldü ve yanlış aktarıldı. Kendi öz benliğine yabancı kalan, dahası düşman olan bu nesil, içine düştüğü manevi boşluktan bugün bile çıkamamış ve onun çocukları ve torunlarında bu hastalık daha da yaygınlaşmıştır. Bundan sebepledir ki meseleyi en başından izah edip, ele almak ve dinin emir ve yasaklarını karşımızdakine aktarırken bunun oturduğu temeli doğru aktarmalıyız. Dinimiz zorla, baskıyla inancın yerleşmesini değil ikna yoluyla yerleşmesini istemektedir. Bu yüzden meseleye hakim olup, karşımızdakinin sorularına tatmin edici cevaplar vermek zorundayız.

Tesettürün Mahiyeti Nedir, Nasıl Olmalıdır?

Şimdi gelelim tesettür mevzusuna. İlk olarak tesettür kelimesinin ne mânâya geldiğine bakalım. Tesettür kelimesi Arapça’daki “setr” kelimesinden türetilmiştir. Setr kelimesi “örtünme, kuşanma, gizlenme, kapanıp gizlenme” mânâlarına gelmektedir. Ve tesettür zihnimize yerleştiği gibi sadece kadına özgü değil, aynı zamanda erkeğe de özgü bir örtünmedir. Tesettür, insan olmanın gerektirdiği ve beşerin tabiatında var olan fıtrî bir ihtiyaçtır.

Erkeklerin setr etmesi yani örtünmesi gereken yerler, göbek deliği ile diz kapaklarının arasında kalan bölümdür. Kadınların örtünmesi gereken yerler ise el, yüz ve ayak dışındaki yerlerin tamamıdır. Meseleyi vuzuha kavuştururken belki sonda değil de ilk önce belirtmemiz gereken husus şudur ki, örtünmesi gereken yerleri tayin eden Rabbimizdir ve biz O (c.c.) böyle dilediği için örtünüyoruz. Meselenin hikmet boyutunu tartışmaya sokmadan bunu kavramamız gerekiyor. Yani bu emrin arka planında herhangi bir hikmet bulunmasa dahi bizler Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmak ve gazabından ve cehenneminden korunmak istiyorsak bu emre itaat etmek zorundayız. Bu kısmı öncelikle belirtmedeki maksadımı açıklayacak olursam, eğer emrin hikmet boyutunu idrak edemezsek, tam mânâsıyla kavrayamazsak bu emre itaat etmez ve lüzumsuz görürüz. İtaat etmemek bile büyük bir bedeli ödemeyi göze almak demekken lüzumsuz görmek yani küçümsemek ise Allah muhafaza imanın kaybıyla sonuçlanır. Ki bu durum ebedî azabı gerektirir. Kaldı ki geçmiş nesillerin ve maalesef günümüzdeki bazı kimselerin tesettürden uzak durmalarının sebebine bakacak olursak “kapanmanın” milletimize ait örfî bir gelenek olduğunu zannetmelerinden kaynakladığını görürüz.

Tesettürün gayesine gelecek olurak, bu, başkalarının bakışlarından korunmak ve namusu ve iffeti muhafaza etmektir. Kişiyi gayri meşru ilişkilerin tehlikesinden sakınmaktır. Kaynağı ise Kur’an-ı Kerim ve Sünnettir. Burayı da zihnmize iyi oturtmalı ve yaptığımız davranışların kaynağını ve sebebini bilmeliyiz. Aksi takdirde neyi niçin yaptığımızı bilmezsek, dışarıdan gelen herhangi bir saldırıda zihnimiz bulanır ve bunu sorgulamaya başlar. Burada can sıkıcı olan nokta, bu sorgulamanın suyun kaynağına değil de bataklığına götürmesidir ki bu durumda imanî açıdan tehlikeler baş göstermektedir. Tanzimat Döneminde Alafranga Türklerin içine düştüğü bu bataklıktan hâlâ çıkamamış milyonlarca insan var ve onlar da başkalarını bu bataklığa çekmeye devam ediyor. Bizim buradaki gayemiz Allah’ın izniyle bu bataklığın kökünden kurumasına vesile olmaktır.

Yüce Rabbimiz Nur Sûresinin 30. ayetinde “Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir” buyurmaktadır. Devamındaki ayette ise “Mü’min kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar. Zinet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Zinet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin umduğunuza nail olasınız” buyurmaktadır.

İlk ayette mü’min erkeklere hitaben “gözlerini haramdan sakınsınlar” ifadesiyle karşı cinse karşı şehvetle bakmanın yasaklandığı ifade edilmiştir. Erkeğin helâli olmayan kadınlara karşı bakışlarına dikkat etmesi, bakışlarını sakınması gerekmektedir. Ayetin devamındaki “iffetlerini korusunlar” ifadesindeki iffet kelimesi “ferc” yani cinsel organlar kelimesiyle karşılanmıştır. Âlimler ferc kelimesinin mecazî olarak iffet ve namus mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Âlimlerin yorumuna göre erkeklerin gözlerden koruması gereken yerler sadece fercleri değil aynı zamanda avret yerleridir ki, bu bölge az önce ifade ettiğimiz gibi göbek ile diz kapağı arasıdır. Bunun yanında erkeğin şehveti tahrik edecek kokular sürünmesi ve takılar takması da yasaklanmıştır. Karşı cinsi tahrik etmek adına vücudunu teşhir etmesi haram kılınmıştır.

Devamındaki ayette ise kadınların da tıpkı erkekler gibi gözlerini haramdan sakınmaları ve iffetlerini koruyup zina etmemeleri gerektiği, bunun haricinde ziynetlerini yani süslerini göstermemeleri ve başörtülerini yakaları üzerinden bağlamaları gerektiği emredilmiştir. Âlimler “süslerini göstermesinler” ifadesinden sonra “başörtülerini yakaları üzerinden bağlasınlar” ifadesinin kullanılmasından dolayı ayetteki “ziynet” kelimesini kadının vücudu olarak yorumlamışlardır. Ve bundan kasdın da “boyun, gerdan ve göğüs” olduğunu belirtmişlerdir. Cahiliye döneminde kadınlar baş, boyun, gerdan ve kısmen de göğüslerini açık bırakacak şekilde dolaşırlardı. Ve Hz. Âişe’nin anlattığına göre bu âyet tebliğ edildiğinde camide bulunan kadınlar hemen alt giysilerinden (izar) birer parça yırtarak bunu başörtüsü yapmışlar ve istenen yerleri kapatmışlardı (Buhârî, “Tefsîr”, 24/12; EbûDâvûd, “Libâs”, 30-32).

Bu ayetin daha iyi anlaşılabilmesi için Hz. Peygamber (sav) şu hadisini de buraya eklemek de fayda var. Resûlullah (sav): “Giyinik (oldukları hâlde) çıplak (gibi olan), (başkalarını kendine) cezbeden ve (kendileri de başkalarına) meyleden kadınlar ki onlar, başlarında deve hörgücü gibi topuzlar taşır. İşte bunlar ne cennete girerler ne de cennetin kokusunu alabilirler. Oysa cennetin kokusu çok çok uzak mesafelerden dahi alınır.” buyurarak kadınların örtünmenin haricinde erkeklerin alâkasını cezbedecek her türlü sesten, kokudan ve kıyafetten uzak durmaları gerektiğini belirtmiştir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz bir başka hadiste “Her göz yabancı bir kadına bakarak göz zinası işlemiştir. Bir kadın da güzel kokular sürünerek erkeklerin yanından geçerse o da aynen bakan erkekler gibi zina etmiş gibidir.” (Tirmizi, Edeb, 35; Dârimî, İstizan, 27) buyurmuştur.

Yine Kur’an-ı Kerim’in Ahzap sûresinde “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” buyrulmaktadır. Burada da buyrulduğu üzere kadınların rahatsız edilmemeleri, kötü niyetli erkekler tarafından tacize uğramaktan korunmaları maksadıyla dış örtü giyinmeleri gerektiği emredilmiştir (hikmet boyutu). Ayete göre sadece baş, boyun, gerdan ve göğüs bölgesinin kapatılmasının yeterli olmadığını ve ev kıyafetinin üstüne bir dış elbise giyilmesi gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla kadınların pantolon, etek, bluz veya elbisenin üstüne ayrıca bir dış kıyafet giymeleri gerekmektedir.

Tesettürle alâkalı bahsettiğimiz ayet ve hadislerin dışında daha birçok ayet ve hadis bulunmaktadır. Lakin şimdilik bu kadarını yeterli gördüğümüzden onlardan bahsetmeyeceğiz.

Tesettür Mücadelesi

Tüm bunlardan sonra mevzuyu daha iyi kavramak adına tesettürü bize emreden Rabbimizin, tesettürün mahiyetini bize anlatan, Habibim dediği Resûlullah (sav) Efendimizin hayatına bir bakalım. Hz. Peygamber Efendimiz (sav) İslâm dinini ilk zamanlar baskıdan korunmak adına gizli gizli yaşıyordu. Bu süreç birkaç sene bu şekilde devam etti. İslâm’ın, dönemin müşrikleri tarafından duyulmasıyla ilk önce kendisine bu işten vazgeçmesini telkin ettiler. Onu şair diyerek, kahin diyerek alaya aldılar. O (sav) vazgeçmedi. Para istiyorsan para, kadın istiyorsan kadın verelim, yeterki bu davadan vazgeç dediler. Resûlullah (sav), bir elime ayı, öbür elime güneşi verseniz yine bu davamdan dönmem dedi.

Daha sonra Hz. Peygamber Efendimiz’e ve sahabîlere olan psikolojik baskılar arttı ve Peygamber Efendimiz’in Allah’a inanmayanların ve O’nun (c.c.) emrini yerine getirmeyenlerin cehennem azabına maruz kalacaklarını bildirmesi üzerine bu baskılar şiddete dönüştü. Hatta O’nu (s.a.v.) sırf İslâm’ı yaşamak istemesi, Allah’ın emrettiği kuralları tatbik etmek istemesinden dolayı öldürmek bile istediler. Peki O (s.a.v.) ne yaptı? “Tamam o zaman, en sevdiklerim, en yakınlarım bile bana inanmıyor, öyleyse geri döneyim mi dedi?” Sahabî Efendilerimiz “bırakalım bu davayı, başımıza iş açıyor” mu dediler? Hayır. “Her ne sûretle olursa olsun, bu din yaşanmalı ve herkes bundan nasipdar olmalı” dediler. Zulme dayanacak takatleri kalmayınca, bu din Mekke’de yaşanmıyor belki ama yaşanacak elbet bir yer vardır deyip Habeşistan’a, Medine’ye hicret ettiler. Unutmayalım ki bütün bunları iman ettikleri İslâm için yaptılar. Kendimizi onların yerine koyduğumuzda yaşadıkları sıkıntının ne denli büyük olduğunu bir nebze de olsa anlayabiliriz. Bir kişinin annesinden, babasından, eşinden, memleketinden ayrılması sizce ne kadar kolay olabilir? Düşünün, bütün bunları dinlerini yaşayabilmek adına yaptılar.

Peki mücadeleler bununla sınırlı kaldı mı? Elbette hayır. Bize zannediyorum bugün sadece tarihi bir vakadan ibaret gibi gelen Bedir, Uhud ve Hendek Savaşı yaşadığımız dinî muhafaza etmek adına yapıldı. Ve tarih boyunca ceddimizin verdiği mücadelelerin tümü bu doğrultuda yapıldı.

Bütün bunları tefekkür ettikten sonra tesettürü yahut da dinin herhangi bir emrini yerine getirmesek bile yine kurtuluşa ereceğimizi düşünüyorsak bu sadece bir hayalden ibaret kalıyor. Allah elbette rahmet eden, mağfiret edendir. Lakin bizler affa, mağfirete layık olmak için herhangi bir çaba içerisinde değilsek, durum gerçekten vahimdir.

Buradan çıkaracağımız bir başka netice de başımıza benzer durumlar geldiğinde nasıl davranacağımız hakkındadır. Eğer bizler bugün tesettürümüzden dolayı baskı görüyorsak bu baskılara boyun eğmemeli ve gereken mücadeleyi vermeliyiz. Bu zeminde verdiğimiz her mücadele cihad farizasının içerisine girer ki bunun yeri, zamanı ve yaşı tayin edilmemiştir. Her zaman her yerde gereken mücadeleyi vermek üzerimize farzdır. Burada öncelikli olan husus ise karşımızdaki düşman bile olsa tebliğimizi yapmaktır. Hakkı hâkim kılmak ve tüm insanlığın saadetini istiyorsak bunu yapmak mecburiyetindeyiz. Karşımızdaki şayet düşmanlığında ısrar ederse ve bizim canımıza kastedecek olursa ancak bu durumda ondan uzaklaşmak ve gerekirse savaşmak (mücadele etmek) zorunda kalırız.

Evet, o kişi veya kişilerden uzaklaşmamız gerekiyor. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in “hicret” ruhunu sahiplenmemiz gerekiyor. Unutmayalım, değiştiremezsek değişiriz. Bu sebeple ilk önce karşımızdakini İslâm esasları doğrultusunda değiştirmeye çalışacak, eğer değişmesinin mümkün olmadığını anlarsak da o kişiden, kişilerden veya toplumdan uzak duracağız. Çünkü geçmişteki insanların deyimiyle “Huy huydan hisse kapar”. Bizler İslâm’a ve hükümlerine karşı tavır alanların bulunduğu ortamda dinimizi rahat bir şekilde yaşayamaz ve dahası zaman içerisinde onların kötü ahlâklarından hisse kapma tehlikesine maruz kalırız.

Yaşadığımız Bazı Sorunlar

Ailesi tarafından kapanmaya zorlanan, tesettürün bir İslâm emiri olduğunu bilen fakat sırf aile baskısıyla kapandığı için nefsine bunu yediremeyen ve açılmayı düşünen hanım arkadaşlarımız olabiliyor. Bu durumdaki kardeşlerimize bu durumda fazla ısrar etmemelerini ve inatçılık etmemelerini tavsiye edebiliriz. Çünkü inatçılık huyu mü’minin değil kafirlerin bir hasletidir. Hatırlayacak olursak, müşriklerin birçoğunun iman etmemeleri sırf inat etmeleri yüzündendi. Halbuki onlar da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hak peygamber olduğunu biliyordu. İnat etmeleri onların ebedî olarak cehenneme girmesine sebep oldu. Hakikati bilmeleri kurtulmalarına yetmedi. Bizlerde hakikatin ne olduğunu bilmenin yeterli olmadığını aynı zamanda onu hayatımıza tatbik etmemiz gerektiğini idrak etmeliyiz. Peygamberlerin eşlerinin, çocuklarının, babalarının inat etmeleri yüzünden iman etmediğini ve helak olduklarını biliyoruz. Yine Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) çok sevdiği amcası, onun Hak Peygamber olduğunu biliyordu. İnadı ona fayda sağladı mı? Demek ki İslâmî hususlarda inat etmek asla doğru değil. Nitekim Yüce Rabbimiz Âl-i İmrân sûresi 135. ayette “Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” buyurarak mü’minin inatçı ve ısrar eden olmadığını belirtmiştir. Ailemizin veya çevremizin tutumu hoş olmayabilir, hatta yanlış olabilir. Elbette onların baskı kurarcasına bizim bazı emirleri yerine getirmemizi talep etmeleri doğru değil. Ama bizim mü’min sıfatı taşıyan bireyler olarak bunu gurur meselesi haline getirip inatçılık etmemiz asla mümkün değildir. Aksi takdirde bunun bedelini ahiretimizle öderiz.

Tüm bunlardan sonra aklımızda hâlâ bir takım soru işaretleri varsa irademizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Eğer böyle bir durum söz konusu ise en büyük düşmanımız olan nefsimiz bizi mağlup ediyor demektir. Şayet bizler irademizi ele geçiremezsek ebedî hayatımızı hüsrana uğratanlardan oluruz. Gerekli açıklamaları bu uzun yazıda yeteri kadar izah ettiğimi düşünüyor ve burada nihayete erdiriyorum. İnşaallah yazımız maksadına ulaşmıştır. Allah bizleri “Settâr” ismi hürmetine tesettüre riayet eden kullarından eylesin.

Selametle.